10 Temmuz 2014 Perşembe

Büyük düşün!


-Devlet ve toplumun  bütün unsurları tarafından, baskıyla yetişmiş, otoriteye muhtaç bırakılmış, büyük ve özgür düşünceden alıkoyulmuş bir halkız maalesef...

- R. T. Erdoğan Kürt meselesini çözer diye ona oy vermek (?)

- Son dönemde Kürt meselesinin seçim kozu olarak kullanılması başörtüsü sorunun Erdoğan siyasetini nasıl yukarılara taşıdığı ile alakalı hiç mi bir şey hatırlatmıyor?

-Kürt sorununun AKP siyasetinin enstrümanlarından biri haline dönüşmesi gerçeğiyle ne zaman yüzleşelim, istersiniz? Referandum sonrası mı ?

- Bir kaç adım geri durup aklı selimle yaklaşınca büyük resim kendini hemen belli ediyor aslında:
Selahattin Demirtaş gibi Kürt siyasal hareketinde belirleyici rol üstlenmiş bir Kürt vatandaşımızı Cumhurbaşkanı seçmek, farklılıkları sindirmekte hazım sorunu yaşayan bu devlet ve ırkçı-ayrımcı bu yapının yok edilmesi adına iyi bir başlangıç olacaktır.
Doğrudur, zordur ama öncül olmasının getirdiği zorluk bir yana dursun, aslında en efektif adım olacaktır...
Kürt sorununun çözümü bu  ülkede  yaşayan herkes için devrim niteliği taşıyorken, halk hepimizi ideal olan bu noktaya taşıyacak davranışı sergileme cesaretini gösteremiyor...

- Hatırlatırım; bu denli bir dönüm noktası yine yedi yıl önceki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanmış,siyaset sahnemizde başörtülü ilk first ladymiz boy göstermeye başlamıştı. İyi de olmuştu...

Çözümün kapısı ancak böyle "büyük" hareketlerle kilidinden kurtulur...
R.T.E'ye güvenoyu vererek değil...
Cesur ve özgür ol!
Büyük düşün!

not:
"Büyük düşün!" derken yanlış anlayıp da sakın paldır küldür düşmeyesiniz ha..:))) Düşenin dostu olmazmış ;)  

6 Mart 2014 Perşembe

AYA SOFYA TEPKISI

Hukuğun iktidarlar tarafından subjektif yorumlanması ve seküler devlet ile dini temelleri baz alan iki ayrı devlet anlayışı arasındaki sürtüşme tüm dünyanın bildiği, özellikle Ortodoks dünyasının  büyük önem atfettiği Aya Sofya gibi büyük bir eseri dahi kurban olarak seçebiliyor.
Geçtiğimiz Kasım ayı içerisinde Başbakan yardımcısı Bülent Arınç AKP hükümetinin Aya Sofya'yı camiye çevirme  niyetini açıkça  beyan etmiş, bu açıklamalar kamuoyunda destek gördüğü kadar tepkiye de yol açmıştı. Hükümetin niyetini hukuğa dayandırarak açık eden Arınç, “kanun, ibadethaneler, ibadet dışında başka bir maksatla kullanılamaz diyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik, sosyal, demokrat ama bir de hukuk devleti. Hukuk devletinde yazılı hukuka bakmamız lazım" demişti. Ayasofya ismini taşıyan İznik ile Trabzon’daki Ayasofya'yı tekrar cami olarak ibadete açtıklarını hatırlatan Arınç, bu yapıların  başka maksatlarla kullanılan camiler olduğunu ifade etmişti.
Tüm bu iddialar kol geziyorken  geçtiğimzi hafta Ekümenik Patrik Bartholomeos, Aya Sofya Müzesi'nin camiye çevrilmesine  karşı  tavırlarının  net olduğunu böyle bir hareketin tüm Hristiyan dünyası tarafından tepkiyle karşılanacağını vurguladı.
Ekümenik Patrikhane'deki Aya Yorgi Kilisesi'nde gerçekleştirilen ayin sonrası cemaate yaptığı konuşmasında Aya Sofya'nın camiye çevrilme iddialarına kısaca değinen Patrik Bartholomeos, Ortodoksluğun birincil kilisesi olan Ekümenik  Patrikhane'nin Aya Sofya ibadete açılacaksa, kuruluş amacına hizmet ederek açılması  gerektiği yönündeki görüşünün altını çizdi. 
Konuşmasında İstanbul'u ziyaret eden turistlerin başta Aya Sofya olmak üzere bir çok ören yeri ve anıtı gezmek fırsatını elde  ettiklerini  ifade eden Patrik Bartholomeos, "ancak son dönemde  Türk kamuoyunun bir kesiminde Aya Sofya'nın camiye çevrilmesi yönünde bir meyil  gözlemleniyor. Kilise olarak biz  buna karşı  durmaktayız. Bizimle beraber böyle  bir  olasılık karşısında tüm Hristiyan dünyası mezhep  farkı tanımaksızın yekvücud olup tepkisini ortaya koyacaktır" dedi.
Patrik Bartholomeos, "Aya Sofya'nın Tanrı'nın  ibadetine açılması söz konusu  ise mutlak surette  Hristiyan  inancın ibadetine açılması gereklidir, zira kuruluş amacı, kilise olarak hizmet vermektir. Aya Sofya'ya sahip çıkmaktayız, Ortodoks ve Helen dünyası olarak da bizim en kutsal değerlerimizdendir" diyerek sözlerini noktaladı.   
OYSA ARINÇ'A GÖRE BU KARARLARA HERHANGİ BİR TEPKİ YOK

Ekümenik Patrik'in açıklamalarının aksine Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç o dönem bu kararlara toplumun herhangi bir kesiminden tepki gelmediğini iddia etmiş ve şöyle demişti: "Farklı inanç mensuplarından veya azınlıklardan bu lafı söyleyen bir kişi bile çıkmadı. Burada isim vermek gerekmez, ama en tepe noktasında bu işlerde muhatap aldığımız bir insan bile, ‘Yaptığınız karara saygı duyuyoruz’ dedi. Ama bizim içimizden 3 veya 4 kişi, ‘Biz, başka camiler yaparız. Burası müze olarak kalsa daha iyi olur’ dedi. Hadi onların görüşlerine de saygı duyalım. Ama kanunun bize yüklediği bir sorumluluk var; cami, ibadet dışında başka bir maksatla kullanılamaz.”

Yorgo Demir    

13 Kasım 2013 Çarşamba

"Yorgo"dan Muharrem İnce'ye yanıt geldi!

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=yorgodan-muharrem-inceye-yanit-geldi&haberid=6125


CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, 10
Kasım’da Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü
nedeniyle Eminönü Yeni Camii’nde okutulan mevlit
sonrası yaptığı açıklamada “Atatürk olmasaydı, bu
ülkenin kurtarıcısı olmasaydı, bugün hareket
edenlere şunu söylüyorum; adınız Ahmet, Hasan,
Hüseyin olmazdı. Adınız Dimitri olurdu, Yorgo olurdu.
Bunları doğru bilmeleri lazım” dedi.
Galata Rum Okulu Vakfı’nda yöneticilik yapan Yorgo Demir, İnce’nin açıklamalarını “Sırtını
halkına dayadığı bir işle meşgul olan Muharrem Bey, siyasi ahlak değerleri ve nezaketten
yoksun bir refleksle kendi vatandaşlarına saygı duymak bir yana, onları hiçe sayıyor,
küçümsüyor” sözleriyle yorumladı.
‘DİMİTRİ VE YORGO’LAR, HASAN, HÜSEYİN OLDU’
İnce’nin sözlerinin hukuki bağlamda değerlendirildiğinde azınlıkları hâlâ ‘yabancı’ olarak gören
zihniyetin devam ettiğinin altını çizen Demir, şöyle devam etti: “Ne ironidir ki, İnce’nin
bahsettiği bu coğrafyada her zaman var olan Dimitri ve Yorgo’lar, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş aşamasında özellikle Pontus’ta (Trabzon ve çevresi) hayatları tehdit altındayken;
Hasan, Hüseyin isimlerini almak zorunda kalıp asimile olmuş ya da katledilmek suretiyle bu
coğrafyadaki varlıkları tamamen silinmiştir. Tıpkı Ermenilere Anadolu’da, Yahudilere
Trakya’da ve diğer Müslüman/gayrimüslim başka halklara günümüze kadar uzanan süreçte
reva görülen mezalim gibi.”
İnce ve benzeri politikacıların modası geçmiş bir millet-milliyet ve Atatürk ajitasyonuyla
etnisiteyi enstrümanlaştırıp kendi vatandaşını aşağılayarak siyaset üretmesinin Türkiye’nin
gerçeği olduğunu söyleyen Demir, şöyle devam etti: “Bu ülke insanının artık bu söylemlere
prim vermemesi ve ulusallığın üzerinde bir siyasi anlayış benimsemesi lazım acilen. Nitekim
Türkiye’nin beşeri yapısının heterojenliği bunu bize dayatıyor da.
Böylece Muharrem İnce gibi politikacılar da Türkiye’de farklı etnik kökene ait insanların
yaşadığının farkına varıp onları ayrıştırıp ötekileştirmeksizin, hak ve hukukunu savunmak
adına Meclis’te bulunduğunu idrak edeceklerdir. Bir siyasetçinin varoluş sebebi halkıdır. Hele
bir de söz konusu Türkiye gibi etnik yapısı homojen olmayan bir toplum ise, ana kriter milliyet
değil; vatandaşlık kavramı olmalıdır.”

22 Ekim 2013 Salı

Hoca tacizi mi?


Asagida seyredeceginiz video cinselligi tabulastirip devrimlestirememis Musluman tum toplumlarin temel sorunlarindan biri bence.. Duygu ve icguduleri bastirilmis bir toplumu olusturan insanlarin boyle davranmasi olagandisi degil elbet... Zira, seksuel bastirilmisligin mecra ve firsatini buldu mu bu tur bir disavurumla tezahur etmesi gayet normaldir... Tabi ki burada olagandisi olup, etik olmayan sey; hocanin mevkiini ve kadinin inanci ve psikolojik durumunu kullanarak suistimalde bulunuyor olmasi...Ancak kadin da toplum baskisindan uzakta olmanin verdigi rahatlikla kafasinda tum bu olanlari kendi "legalitesine" oturtup icgudulerine karsi koymayi reddediyor.... En nihayetinde bu; anormal sebeplerin getirdigi normal sonuctur! O yuzden bu goruntuyu seksuel bir fantezi olarak degerlendirirsek ortada ne sahtekarlik ne de trajikomik bir duruma atif yapmis oluruz... Hatta durumu boyle degerendirmekle sonuclarini normallestirmenin otesinde masumiyet dahi saglamis oluruz..:) Hoca sahtekar da kadin cok mu saf ? Tabii ki degil... Yaratisal sebeplerden her ikisi de buyuk bir aclik hissiyle beslenmeyi bekleyen insanlar! ...


19 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi hareketi ve partileşmesi hk.

Gezi direnişinin siyasallaşması gerekliliğini adeta gözümüze  sokan en önemli etmen ;  T.C. kurulduğundan günümüze,  iktidar  sahiplerinin statükocu, dini ve/veya etnik muhafazakar ve dayatmacı  bir  çizgiye sahip olmasıdır.
 Solu dahi Türkleştirerek milli bir kalıba sokan "sol" partilerimiz ise insan hakları, adalet, eşitlik,  özgürlük,  çevre  v.b.  politikalar bağlamında halkı yönlendiremediği gibi  yukarıda bahsettiğim sola milliyet kazandırma kaygılarından dolayı gerçek sol siyaset  üretmekten de geri  kalmışlardır.

Her türlü etnik ve kültürel ayrışmalardan uzak ve en  önemlisi; partici olmayan,  salt insani  duyarlılığıyla kitle ve hacim ve hatta hayranlar  kazanan böylesi bir hareket,  belki de Türkiye tabanına  yayılmaya ilk kez bu kadar yakın. Şartlar bu denli  müsaitken  bu hareketin siyasi  karşılığını bir  an evvel  bulması şarttır, hatta kaçınılmazdır!    

17 Temmuz 2012 Salı

Ruhban Okulu açılacak mı



   Geçtiğimiz hafta içerisinde kamuoyunun yakından takip ettiği Diyanet İşleri  Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Ekümenik Patrik Bartholomeos’u ziyareti Ruhban Okulu meselesini bir anda gündemin ana maddelerine taşıdı. Toplantı sırasında  ve  toplantının ardından yapılan açıklamalar görüşmede Ruhban Okulu’nun tekrar  faaliyete geçmesi konusunun yanı sıra azınlıkların  dini özgürlüklerinin de ağırlıklı olarak görüşüldüğüne işaret ediyor. Diyanet İşleri Başkanı azınlıkların dini özgürlüklerine ve din adamı yetiştirme hakkına sahip çıkarken Patrik Bartholomeos da basın  önünde yaptığı  açıklamada  Ruhban Okulu’nun faaliyetine ilişkin açıklamalarda bulundu.
            Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı olarak Türkiye'de yaşayan gayrimüslim vatandaşlara karşı dini, tarihi ve ahlaki sorumluluklarının olduğunu ifade ederek “gayrimüslim vatandaşlarımızı ülkemizin asli unsuru olarak görüyoruz. Kendimiz için hangi hakları istiyorsak onlar için de istiyoruz. Din adamları yetiştirmelerini, inançlarına göre eğitim vermelerini onların bir hakkı olarak görüyoruz” dedi. Görmez’in ifadelerinde Heybeliada  Ruhban Okulu ‘nu direkt  telaffuz etmeden konuşması  dikkat çekiciydi. Görmez’in demecinde dikkat çeken bir başka ifade, daha önce Başbakan Tayyip Erdoğan  tarafından da defalarca  dile getirilen “Atina’da cami konusu” nun bu kez Patrikhane avlusunda Diyanet İşleri Başkanı  Mehmet Görmez tarafından dile getirilmiş olmasıydı. Mehmet Görmez, sözlerinin genelinde hükümetin Ruhban Okulu konusundaki görüşlerine  paralel bir tutum sergiledi. Aksi de beklenmezdi.  Nitekim AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Hüseyin Çelik’in daha önceleri de  belirttiği Ruhban Okulu’nun  açılmasının anayasal ve Lozan Antlşaması’ndan gelen yasal bir hak olduğu yönünde görüşmenin yapılacağı gün  tekrar ettiği ifadeler, hükümet kanadının da okulun yeniden  açılması yönünde net eğilimini gösteriyordu. Ziyaretin hemen öncesinde Çelik tarafından yapılan bu açıklamalar tesadüf olmamakla beraber kamuoyunun aslında bildiği ve üzerine tartıştığı bu konuya alıştırma sürecine bir şekilde katkıda bulunmak ve Bartholomeos-Görmez  arasındaki görüşmeye yön vermek açısından  önem taşıyordu.
            Diğer yandan göreve gelinen ilk yıllardan başlayarak parti ve hükümet düzeyinde yapılan bu tarz  açıklamalara rağmen hükümetin bu konudaki omurgasızlığı sonucunda  henüz siyasi irade ortaya koyamamış olması uluslararası kamuoyu ile birlikte Ekümenik Patrikhane’nin de sitem ve şikayetlerine hedef oluyor. Patrik Bartholomeos, görüşmenin ardından basına verdiği demeçte Ruhban Okulu'nun tekrar açılması konusuna hükümetin müspet yaklaştığını, öyle inanmak istediklerini belirterek, "müteaddit defalar bize umut verildi. Maalesef bugüne kadar okulun tekrar açılması gerçekleştirilmedi. Fakat biz her zaman ümitli olmaya devam edeceğiz. Alt yapı konusuna gelince, biz hazırız. İzin bugün çıkarsa, biz okulu yarın faaliyete geçirebiliriz", dedi.
            Patrik Bartholomeos’un  sitem ve haklılığının yanı sıra ifadelerindeki alt metin herkesin yıllardır sorduğu soru kadar açık. Bugüne kadar hükümetin iyi niyetinden emin olarak bahseden Patrik Bartholoemos’un geçen haftaki demecinde hükümetimizin iyi niyetine “inanmak istiyoruz” demesi süreçte gelinen nokta açısından pek tesadüfi bir ifade değil keza. Belli ki Patrik Bartholomeos, sürecin sakız gibi uzatılarak  nihayete ulaşmamış olmasından büyük bir rahatsızlık duyuyor.
            Hal böyleyken doğal olarak ortalıkta hükümet kanadından anayasal açıdan bir  problem veya engel olmadığı yönünde açıklamalar gelmesine rağmen siyasi iradenin neden hala ortaya konmadığı hakkında soru işaretleri dolaşıyor.
            Peki, engel yoksa süreç neden uzuyor?
            Geçtiğimiz hafta Hüseyin Çelik’in Bartholomeos-Görmez görüşmesi öncesinde sarfettiği ifadeler hükümetin okulun yeniden açılması konusunda bir tasarrufu olduğuna ve bunun gerekliliğine işaret ederken haliyle akıllara gelen soru, okulun yeniden faaliyetinin önünde anayasal-yasal herhangi bir engel olmadığına göre hükümet tarafından bir şarta mı bağlanmak istendiği yönünde. Özellikle Atina’da cami yapımına  dair söylemlerin her Ruhban Okulu meselesi tartışıldığında hükümet tarafından ortaya atılması dikkatlerden kaçmıyor. Daha önce Başbakan Erdoğan tarafından da defalarca dile getirilen Atina’da cami konusu, bu kez Patrikhane avlusunda Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez tarafından dile getirildi. Tüm bunlar okulun açılmasının Atina’da cami yapılması ya da Batı Trakya’daki  müftülerin seçilme hakkı şartıyla gerçekleşebileceği ihtimalini akıllara getirmiyor değil. Hoş Atina’da cami konusunun Görmez tarafından  Patrik Bartholomeos’la görüşülmesi ve  bunun da  basın önünde  paylaşılması bir o kadar  anlamsız ve mantık dışı. Zira Patrikhane bir Türk kurumu  sayılmakla beraber  konunun direkt muhatabı Yunan hükümeti. Diyanet İşleri Başkanının Patrik Bartholomeos’la görüşmesinin ardından basına verdiği demeçte her ne kadar mütekabiliyet ilkesinin adaletsizliğinden bahsetmişse de diğer yandan Atina’da cami meselesini de es geçmeyip satır arasında hatırlatması sadece Türkiye’deki Ortodoks Rumların değil herkesin kafasını karıştırdı.
    Diğer taraftan akıllara gelen bir başka düşünce, zayıf bir ihtimal olsa da hükümetin Ruhban Okulu yerine değişik bir formülasyonla bir üniversiteye bağlı fakültede Ortodoks din adamlarının yetiştirilmesini sağlamak konusunda obsesyona sahip  olmasının süreci uzatıyor olduğu yönünde. Patrikhane kaynakları öyle bir direnimin  okulun açılmasının önünü tıkadığına dair görüş belirtmese de, bu talebin daha önce hükümet tarafından Patrikhane’ye iletildiği biliniyor.  Patrik Bartholomeos, bu çerçevede önceki açıklamalarında din adamlarını Ruhban Okulu’ndan yetiştirmek istediklerini ve bunun anayasal hakları olduğunu defalarca ve kesin bir dille ifade etmişti.
            Ziyaretin ardından görüşlerini aldığımız Patrikhanenin Basın Sözcüsü Peder Dositheos Anağnostopoulos’a göre  Mehmet Görmez’in Patrikhane ziyaretinin ardından gelinen yeni ve daha iyi bir nokta yok. Dositheos, bu görüşme öncesinde şahsen ne kadar umutlu ise hala o kadar umutlu olduğunu, eşit derecede de ihtiyatlı olduğunu ifade ederken genel olarak Patrikhane çevresinde hakim olan hava Hüseyin Çelik’in sözleri ve Diyanet İşleri Başkanı’nın  ziyaretinin Ruhban Okulu konusundaki  olumlu  yaklaşımı pekiştirmekle beraber yeni bir  noktaya taşımadığı yönünde. Patrikhane açısından söylenecek şey; her ne kadar -gerek AK Parti Genel Başkan yardımcısı Hüseyin Çelik, gerek  Diyanet İşleri Başkanı tarafından- memnuniyet verici  ifadeler  kullanılmış olsa da, nihai  tahlilde pek de tatminkar olmayan bu gelişmeler ışığında hükümet tarafından verilen taahhütlerin tutulması yönünde umut tazelendiği yönünde. 
            Bartholomeos-Görmez görüşmesinin akabinde halen elde spesifik bir veri, somut bir sonuç olmasa da, görünen o ki bu ziyaret, Türk kamuoyunun nabzını yoklama açısından koşulları olgunlaştırma ve ortam hazırlama ziyaretiydi.
            Son tahlilde hükümet açısından okulun açılmasını geciktiren ve giderilmesi gereken –ufak da olsa- bir pürüzün olduğu çok açık. Tüm teori ve pratikler ile Türkiye’nin bu yönde ABD, AB ve uluslararası kamuoyundan  gördüğü baskı ve telkinler ışığında konuyla ilgili olarak nihai adımın atılacağı kesinlik arzetse de, bunun zamanlamasının ne olacağı ve okulun açılışının ne zaman olacağı kesin değil. Bu bağlamda geçtiğimiz aylarda Obama-Erdoğan görüşmesinin ardından Beyaz Saray basın bürosundan yapılan ve adeta Ruhban Okulu’nun açılışını müjdeleyen açıklamasının ve sonradan yapılan düzeltmenin de pek tesadüfi olmadığı da aşikar. 
Yorgo Demir