17 Temmuz 2012 Salı

Ruhban Okulu açılacak mı



   Geçtiğimiz hafta içerisinde kamuoyunun yakından takip ettiği Diyanet İşleri  Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in Ekümenik Patrik Bartholomeos’u ziyareti Ruhban Okulu meselesini bir anda gündemin ana maddelerine taşıdı. Toplantı sırasında  ve  toplantının ardından yapılan açıklamalar görüşmede Ruhban Okulu’nun tekrar  faaliyete geçmesi konusunun yanı sıra azınlıkların  dini özgürlüklerinin de ağırlıklı olarak görüşüldüğüne işaret ediyor. Diyanet İşleri Başkanı azınlıkların dini özgürlüklerine ve din adamı yetiştirme hakkına sahip çıkarken Patrik Bartholomeos da basın  önünde yaptığı  açıklamada  Ruhban Okulu’nun faaliyetine ilişkin açıklamalarda bulundu.
            Mehmet Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı olarak Türkiye'de yaşayan gayrimüslim vatandaşlara karşı dini, tarihi ve ahlaki sorumluluklarının olduğunu ifade ederek “gayrimüslim vatandaşlarımızı ülkemizin asli unsuru olarak görüyoruz. Kendimiz için hangi hakları istiyorsak onlar için de istiyoruz. Din adamları yetiştirmelerini, inançlarına göre eğitim vermelerini onların bir hakkı olarak görüyoruz” dedi. Görmez’in ifadelerinde Heybeliada  Ruhban Okulu ‘nu direkt  telaffuz etmeden konuşması  dikkat çekiciydi. Görmez’in demecinde dikkat çeken bir başka ifade, daha önce Başbakan Tayyip Erdoğan  tarafından da defalarca  dile getirilen “Atina’da cami konusu” nun bu kez Patrikhane avlusunda Diyanet İşleri Başkanı  Mehmet Görmez tarafından dile getirilmiş olmasıydı. Mehmet Görmez, sözlerinin genelinde hükümetin Ruhban Okulu konusundaki görüşlerine  paralel bir tutum sergiledi. Aksi de beklenmezdi.  Nitekim AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Hüseyin Çelik’in daha önceleri de  belirttiği Ruhban Okulu’nun  açılmasının anayasal ve Lozan Antlşaması’ndan gelen yasal bir hak olduğu yönünde görüşmenin yapılacağı gün  tekrar ettiği ifadeler, hükümet kanadının da okulun yeniden  açılması yönünde net eğilimini gösteriyordu. Ziyaretin hemen öncesinde Çelik tarafından yapılan bu açıklamalar tesadüf olmamakla beraber kamuoyunun aslında bildiği ve üzerine tartıştığı bu konuya alıştırma sürecine bir şekilde katkıda bulunmak ve Bartholomeos-Görmez  arasındaki görüşmeye yön vermek açısından  önem taşıyordu.
            Diğer yandan göreve gelinen ilk yıllardan başlayarak parti ve hükümet düzeyinde yapılan bu tarz  açıklamalara rağmen hükümetin bu konudaki omurgasızlığı sonucunda  henüz siyasi irade ortaya koyamamış olması uluslararası kamuoyu ile birlikte Ekümenik Patrikhane’nin de sitem ve şikayetlerine hedef oluyor. Patrik Bartholomeos, görüşmenin ardından basına verdiği demeçte Ruhban Okulu'nun tekrar açılması konusuna hükümetin müspet yaklaştığını, öyle inanmak istediklerini belirterek, "müteaddit defalar bize umut verildi. Maalesef bugüne kadar okulun tekrar açılması gerçekleştirilmedi. Fakat biz her zaman ümitli olmaya devam edeceğiz. Alt yapı konusuna gelince, biz hazırız. İzin bugün çıkarsa, biz okulu yarın faaliyete geçirebiliriz", dedi.
            Patrik Bartholomeos’un  sitem ve haklılığının yanı sıra ifadelerindeki alt metin herkesin yıllardır sorduğu soru kadar açık. Bugüne kadar hükümetin iyi niyetinden emin olarak bahseden Patrik Bartholoemos’un geçen haftaki demecinde hükümetimizin iyi niyetine “inanmak istiyoruz” demesi süreçte gelinen nokta açısından pek tesadüfi bir ifade değil keza. Belli ki Patrik Bartholomeos, sürecin sakız gibi uzatılarak  nihayete ulaşmamış olmasından büyük bir rahatsızlık duyuyor.
            Hal böyleyken doğal olarak ortalıkta hükümet kanadından anayasal açıdan bir  problem veya engel olmadığı yönünde açıklamalar gelmesine rağmen siyasi iradenin neden hala ortaya konmadığı hakkında soru işaretleri dolaşıyor.
            Peki, engel yoksa süreç neden uzuyor?
            Geçtiğimiz hafta Hüseyin Çelik’in Bartholomeos-Görmez görüşmesi öncesinde sarfettiği ifadeler hükümetin okulun yeniden açılması konusunda bir tasarrufu olduğuna ve bunun gerekliliğine işaret ederken haliyle akıllara gelen soru, okulun yeniden faaliyetinin önünde anayasal-yasal herhangi bir engel olmadığına göre hükümet tarafından bir şarta mı bağlanmak istendiği yönünde. Özellikle Atina’da cami yapımına  dair söylemlerin her Ruhban Okulu meselesi tartışıldığında hükümet tarafından ortaya atılması dikkatlerden kaçmıyor. Daha önce Başbakan Erdoğan tarafından da defalarca dile getirilen Atina’da cami konusu, bu kez Patrikhane avlusunda Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez tarafından dile getirildi. Tüm bunlar okulun açılmasının Atina’da cami yapılması ya da Batı Trakya’daki  müftülerin seçilme hakkı şartıyla gerçekleşebileceği ihtimalini akıllara getirmiyor değil. Hoş Atina’da cami konusunun Görmez tarafından  Patrik Bartholomeos’la görüşülmesi ve  bunun da  basın önünde  paylaşılması bir o kadar  anlamsız ve mantık dışı. Zira Patrikhane bir Türk kurumu  sayılmakla beraber  konunun direkt muhatabı Yunan hükümeti. Diyanet İşleri Başkanının Patrik Bartholomeos’la görüşmesinin ardından basına verdiği demeçte her ne kadar mütekabiliyet ilkesinin adaletsizliğinden bahsetmişse de diğer yandan Atina’da cami meselesini de es geçmeyip satır arasında hatırlatması sadece Türkiye’deki Ortodoks Rumların değil herkesin kafasını karıştırdı.
    Diğer taraftan akıllara gelen bir başka düşünce, zayıf bir ihtimal olsa da hükümetin Ruhban Okulu yerine değişik bir formülasyonla bir üniversiteye bağlı fakültede Ortodoks din adamlarının yetiştirilmesini sağlamak konusunda obsesyona sahip  olmasının süreci uzatıyor olduğu yönünde. Patrikhane kaynakları öyle bir direnimin  okulun açılmasının önünü tıkadığına dair görüş belirtmese de, bu talebin daha önce hükümet tarafından Patrikhane’ye iletildiği biliniyor.  Patrik Bartholomeos, bu çerçevede önceki açıklamalarında din adamlarını Ruhban Okulu’ndan yetiştirmek istediklerini ve bunun anayasal hakları olduğunu defalarca ve kesin bir dille ifade etmişti.
            Ziyaretin ardından görüşlerini aldığımız Patrikhanenin Basın Sözcüsü Peder Dositheos Anağnostopoulos’a göre  Mehmet Görmez’in Patrikhane ziyaretinin ardından gelinen yeni ve daha iyi bir nokta yok. Dositheos, bu görüşme öncesinde şahsen ne kadar umutlu ise hala o kadar umutlu olduğunu, eşit derecede de ihtiyatlı olduğunu ifade ederken genel olarak Patrikhane çevresinde hakim olan hava Hüseyin Çelik’in sözleri ve Diyanet İşleri Başkanı’nın  ziyaretinin Ruhban Okulu konusundaki  olumlu  yaklaşımı pekiştirmekle beraber yeni bir  noktaya taşımadığı yönünde. Patrikhane açısından söylenecek şey; her ne kadar -gerek AK Parti Genel Başkan yardımcısı Hüseyin Çelik, gerek  Diyanet İşleri Başkanı tarafından- memnuniyet verici  ifadeler  kullanılmış olsa da, nihai  tahlilde pek de tatminkar olmayan bu gelişmeler ışığında hükümet tarafından verilen taahhütlerin tutulması yönünde umut tazelendiği yönünde. 
            Bartholomeos-Görmez görüşmesinin akabinde halen elde spesifik bir veri, somut bir sonuç olmasa da, görünen o ki bu ziyaret, Türk kamuoyunun nabzını yoklama açısından koşulları olgunlaştırma ve ortam hazırlama ziyaretiydi.
            Son tahlilde hükümet açısından okulun açılmasını geciktiren ve giderilmesi gereken –ufak da olsa- bir pürüzün olduğu çok açık. Tüm teori ve pratikler ile Türkiye’nin bu yönde ABD, AB ve uluslararası kamuoyundan  gördüğü baskı ve telkinler ışığında konuyla ilgili olarak nihai adımın atılacağı kesinlik arzetse de, bunun zamanlamasının ne olacağı ve okulun açılışının ne zaman olacağı kesin değil. Bu bağlamda geçtiğimiz aylarda Obama-Erdoğan görüşmesinin ardından Beyaz Saray basın bürosundan yapılan ve adeta Ruhban Okulu’nun açılışını müjdeleyen açıklamasının ve sonradan yapılan düzeltmenin de pek tesadüfi olmadığı da aşikar. 
Yorgo Demir

7 Şubat 2012 Salı

Gökçeada - Bozcaada Rumlar'dan nasıl "temizlendi!"

Türkiye ve Yunanistan arasındaki siyasi ve askeri gerginliklerden kaynaklı -özellikle Kıbrıs sorunu kapsamında- Rum ve Müslüman azınlığın maruz bırakıldığı insanlık dışı uygulamalardan en çok ve en menfi etkilenenlerin başında Gökçeada’lı Rum nüfusun geldiği somut bir gerçektir.

Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığı Gökçeada’daki bir Rum okulunun tekrar faaliyete geçmesi yönünde karar almış, bu kararını da toplum önderlerine tebliğ etmişti.

Rum toplumunun büyük uğraş ve çabaları sonunda ulaşılan nokta aslında Lozan “Barış” Antlaşması’nın 1.bölümünün 1.kesimindeki“Topraklara İlişkin Hükümler” başlığının 14.maddesi ile 3. kesimindeki “Azınlıkların Korunması” başlığı altındaki 37 ile 45. maddeleri arasında açıkça belirtilmiş hükümlerden doğan tabi haklarından sadece bir tanesiydi..

Lozan Antlaşması’nın 14.maddesi, Gökçeada ve Bozcaada’ya kendi idaresinden sorumlu özel bir statü, bir anlamda idari otonomi kazandırırken, 14. maddeye atfen 25/06/1927 tarihinde TBMM’den geçen 1151 no’lu “Bozcaada ve İmroz Kazalarının Mahalli İdaresi Hakkındaki Kanun”la da bu özerklik pekiştirilmiş oldu. Ne var ki, toplamda 22 maddeden oluşan ve adaların yönetiminin yerel öğelerden oluşmasını öngören 1151 no’lu kanunun 14. maddesi azınlıkların eğitim öğretim işlerini düzenleyen Lozan Barışı’nın 41.maddesine aykırı olarak düzenlenirken, Lozan’da yer alan “genel öğretim konusunda Türk Hükümeti, Müslüman olmayan yurttaşların önemli bir oranda yerleşmiş oldukları kentler ve kasabalarda, bu Türk yurttaşlarının çocuklarının ilk okullarda kendi dilleriyle öğretim görmelerini sağlamak üzere, gerekli kolaylığı gösterecektir”, ibaresinin aksine bu kanunun sözü edilen maddesinde tersi bir uygulama söz konusu. Buna göre, her iki adada öğretim işlerinin ilk Tedrisat Kanununa göre işlem göreceği, ada okullarındaki eğitimin Türkçe, genel, parasız ve dinsel öğelerden uzak bir eğitim olacağı belirtiliyor. Madde ile, çocuklarına kendi dilinde eğitim vermek isteyen velilerin masrafları kendileri tarafından karşılanmak şartı ile hükümet tarafından onaylı, her an teftiş edilebilir özel öğretmenler eşliğinde umumi okul binalarının içinde dershane olarak tahsis edilmiş bölümlerde ders ve program saatlerinin dışında dil eğitimi verebileceklerini şart koşarak, Lozan’ın yukarıda da bahsettiğimiz 41. maddesine aykırı bir düzenleme getirilmiş oldu.

Böylece Bozcaada ve Gökçeada’da Rum nüfusa karşı Lozan’a aykırı ilk uygulama 1927’de kabul gören 1151 no’lu bu kanun ile başladı ve Rum aileler söz konusu kanunun 14. maddesi uyarınca çocuklarına ana dilde eğitim veremedi. Ta ki 1951 yılında Menderes hükümeti Lozan’a aykırı bu uygulamadan geri dönerek 05/02/1951’de aldığı karar doğrultusunda maddeyi mülga ilan edinceye (kaldırıldı) ve adalardaki Rum çocukları ana dillerinde eğitim görmeye başlayıncaya dek. Tüm bu olanları müteakip İsmet Paşa döneminde 16/07/1964 yılında kabul edilen yeniden düzenleme ile “Bozcaada ve İmroz Kazalarının Mahalli İdaresi Hakkındaki Kanun”un 14.maddesi tekrar yürürlüğe sokularak bir kez daha Rum çocuklarının ana dilde eğitim görmeleri yasaklanmış oldu.

Daha sonraki yıllarda, Rumlar -özellikle Gökçeada’dakiler- hükümet ve devlet yetkilileri (sivil ve/veya askeri) tarafından kabul edilen (gizli ve/veya kanun nezdinde) ardı sıra hukuksuz kararlarla arkalarına dahi bakmaya fırsat bulamayacakları şekilde bu iki adadan kovuldular, hatta daha doğru ve net bir deyimle devlet tarafından kovalandılar.

Tüm bunlara zemin hazırlayan şey; neredeyse hiç kimsenin bilmediği, konuşulmayan, bir çok kişinin görmezlikten geldiği bir mekanizma. Şöyle ki; şu an Gökçeada’da sadece 200 dolayında Rum nüfusun kalmasının altında yatan açıklamanın en büyük sebebi. Bu sürecin görünmez başrolü; Türkiye’nin gizli anayasası denilen, Milli Güvenlik Kurulu Siyaset Belgesi (MGSB), nam-ı diğer “Kırmızı Kitap”ın. Peki nedir bu “Kırmızı Kitap”? MSGB'lerin hazırlanmasında önemli görevler alan ve 30 yıl MGK başdanışmanlığı görevini ifa eden Mustafa Ağaoğlu'nun da basında yer alan ifadelerinde sözü edilen MSGB, kendisinin sözleri ile soğuk savaş döneminin ürünü.

Milli Güvenlik Kurulu ve Genel Sekreterliği, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra 1962’de ’61 anayasasına göre savunma konularında "tavsiye"lerde bulunmak üzere teşkil edildi. 1964 yılında yürürlüğe giren "Türkiye'nin ilk Kırmızı Kitabı"nda iç ve dış tehditler önem derecesine göre tek tek, ülke ülke sıralanıyor, hangi durumlarda neler yapılması gerektiğine dair stratejilere yer veriliyordu. 1964 yılında "çok gizli" ibaresiyle Bakanlar Kurulu onayına sunulan bu belgede sıralanan birçok tavsiye niteliğindeki önlemin yanı sıra Gökçeada ve Bozcaada’daki Rum nüfusa ilişkin maddeler de yer alıyordu. MGK’nın 27 Mayıs 1964 yılında aldığı 35 no’ lu bu kararda Rumlara karşı uygulanacak bir “Eritme Programı”nın uygulamaya konmasından bahsediliyordu. Bu program ve uygulanış biçimi Tük makamlarınca gizli tutuldu ve asla kamuoyuna açıklanmadı zira; Lozan’ın açık ihlali anlamını taşımaktaydı. Nitekim, Bozcaada ve Gökçeada’da yaşanan trajik göç süreci, MGK tarafından tavsiye edilen ve Bakanlar Kurulu onayından geçtiği anlaşılan bu kararları uygulama ve sonuçları ile somut bir kanıt olarak doğrularken; süreç, 04/06/2008 tarihinde yayınlanan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin İsviçreli Parlamenter Alan Gross imzalı Gökçeada ve Bozcaada Raporu ile de teyit edilmektedir.

Alan Gross’ un AKPM’ye sunduğu raporundan göze çarpan şu ifadeler iki adada yaşananları yalınca ve özetle şöyle vurguluyor: “Bu kadar kısa bir sürede neredeyse tüm Rum sakinlerin göç edişi bana göre o dönemde geçerli olan genel göç faktörleri ile açıklanamaz. Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada (Tenedos) sakinleri açıkça görülüyor ki, 1964 yılından sonra yürürlüğe giren politikaların sonucu olarak çoğu adalı Rum, kendileri ve çocukları için adada bir gelecek olamayacağını belirgin şekilde gösteren yerel kovucu faktörlere maruz kalmıştır”.

Alan Gross’un raporunda bahsettiği “yerel kovucu faktörler” canlı tanıklıklarla da kendini belli ediyor.. Döneme şahit olanların ifadelerinden algılanan dehşet ve dramatik kaçış süreci, insanı bir kez daha düşünmeye zorluyor.

Konuyla ilgili olarak görüşünü açıklayan "Gökçeada'yı Koruma Yardımlaşma Geliştirme ve Yaşatma Derneği" Başkanı Stelyo Berber, adada tekrar bir Rum okulunun açılacak olmasını ümit verici olmakla birlikte 60’lı yıllardan itibaren hızla Rum nüfusun azalmasının temel sebeplerinden biri olarak adada 1964’e kadar açık olan ve faaliyet gösteren beş ilkokul ve bir ortaokulun Rumcanın yasaklanmasıyla birlikte kapatılmış olmasını gösteriyor. Berber, “o dönemki hükümetin uyguladığı en ağır karalardan biri olmuştur”, derken şu ifadeleri kullandı: “Bu karar sonrası adalılar adayı topluca ve kısım kısım terketmek zorunda kalmış, bu da ada nüfusunu geri dönülmez bir azalmaya yöneltmiştir”. Berber, “açılacak okula kimin gideceği sorusu yersiz olmakla birlikte, yıllardır adaya sadece turist sıfatıyla gelip giden binlerce adalıya geç de olsa tanınmış bir haktır” dedi.

MGK’nın 1964 yılında Bakanlar Kurulu’na tavsiye olarak sunduğu 27 maddelik önlemler sinsilesinde yer alan bazı başlıklar şöyle:

Gökçeada’daki verimli toprakların %90’ının istimlak edilmesi -ki bu toprakların % 100’üne yakını Rumların elindeydi. (Bunun sonucunda Devlet Üretim Çiftliği kurma bahanesiyle istimlak edilen Gökçeada’daki üç büyük ovanın dışında Rumlara ait birçok araziye de devlet tarafından el konuldu)

Anadolu’nun ücra yerlerinden getirilecek Türk nüfusun Gökçeada’ya yerleştirilip Türklerden oluşan köy ve mahalleler oluşturmak.

Zeytinli köyünün en büyük geçim kaynağı olan zeytinliklerden oluşan arazinin yerine su bendi inşa edilmesi.

Gökçeada’nın en büyük köyü Tepeköy’de açık Tarım Cezaevlerinin kurulması ve ağır ceza mahkumlarının buraya nakledilmesi. (Bunun sonucunda adada serbestçe dolaşmalarına izin verilen azılı mahkumlar tarafından Rum halka yönelik gasp, hırsızlık, tecavüz ve ölümler gerçekleşmiş)

Buna benzer bir çok uygulamanın ışığında denilebilir ki; 1964 bahar aylarından itibaren (Kıbrıs sorununda gerginliğin tırmanmaya başladığı dönem) uygulamaya konan “Eritme Programı”yla güdülen amacın neye hizmet ettiği, bu önlemler paketinin güdümlendiği temel politika; adadaki Rum nüfusu, topraklarını kamulaştırma ve okullarının kapatılması yoluyla adalarda yaşayamaz konuma getirip, Lozan Antlaşması’na aykırı hukuk dışı yasa ve metotlarla gözünü korkutarak göçe zorlayıp adadaki kadim Rum toplumunun yerine Türk nüfusun yerleştirilme isteği idi. Böylece sadece Türkiye’deki Rumlar’dan değil, Yunanistan’dan da Kıbrıs’ın rövanşı alınıyordu.

Tüm bu dramatik göç sürecinin sonunda bugün varılan noktada yine Alan Gross’un raporundan yansıyan rakamlar çok çarpıcı: “Adalı Rumların en büyük göçü Kıbrıs’ta tetiklenen bir dizi yeni çatışmanın yarattığı yeni rahatsızlıkların ardından 1974 yılında gerçekleşti. Rakamlar yeterince açıklayıcıdır: 1960 yılında 5.487 Rum ve 289 Türk Gökçeada ‘da yaşarken, 1970 yılında bu rakamlar 2.571 Rum ve 4.020 Türk; 1985 yılında 472 Rum ve 7.138 Türk; 1990 yılında ise 300 Rum ve 7.200 Türk olarak gerçekleşmiştir [[8]]. Şu anda resmi makamlar ve Rum topluluğunun da kabul ettiği gibi, yaklaşık 250 çoğu yaşlı adalı Rum tüm yıl boyunca adada yaşarken, 2.000 ile 4.000 kişi mevsimlik ziyaretçi olarak, özellikle de Noel, Paskalya ve Ağustos ortasındaki Meryem Ana’nın ölüm yıldönümü (Panayia) gibi dini bayramların kutlandığı zamanlarda atalarının ana yurtlarında vakit geçirmektedirler. Bozcaada‘da (Tenedos), çoğu yaşlı olan 25 Rum halen sürekli olarak adada yaşamaktadır (toplam nüfus : 2274). Rum cemaati temsilcileri 1950’lerde, sayılarının 1700 olduğunu ve 1964 yılında Rum okulu kapandığında 240 çocuğun eğitim almakta olduğunu söylediler. Türk kaymakam, resmi rakam veremese de yaşlı ada sakinleriyle yaptığı görüşmeler sonrası 1960 yılında toplam 1350 nüfus içerisinde yaklaşık 600 Rum bulunduğunu söyledi. Resmi makamlar için şu anda adadaki nüfusu belirlemenin güç olduğunu belirtti. Bozcaada‘daki Türk okulunda şu anda 1’inci, 2’inci ve 3’üncü sınıflarda toplam 34 öğrenci bulunuyor”.

Velhasıl kelam görünen o ki; bir “barış” konferansının sonunda imza edilen Lozan “Barış” Antlaşması, ne ironiktir ki devletlerarası husumetlerin tırmandırılmasında araç olarak kullanılmış, ilgili hükümler azınlıkların koruyucu meleği olacağına, onlara karabasan yaşatan devlet politikalarının faşizan ve ayrımcı çıkarlarına hizmete alet edilmiştir çoğu kez.

İlgili maddeler ne diyor:

25/06/1927 tarihli 1151 no’lu “Bozcaada ve İmroz Kazalarının Mahalli İdaresi Hakkındaki Kanunu”

“Madde 14 - Maarif umur ve muamelatı, Maarif Teşkilatı Hakkındaki Kanun ile İlk Tedrisat Kanunu ahkamına tevfikan tensik ve idare olunur. Tedrisat Türkçe, umumi, meccani ve ladinidir. Çocuklarına kendi dini ve lisanını öğrettirmek isteyen veliler ehliyeti Hükümetçe musaddak ve tedrisatı Hükümetin daimi teftişine tabi bulunmak ve masrafı kendileri tarafından tesviye edilmek şartıile hususi bir hocaya, umumi mektep binaları dahilinde tahsis edilecek dershanelerde program ve ders saatleri haricinde tayin olunacak bir saatte din ve lisan derslerini okutabilirler. Bu madde daha sonra 05/02/1951 tarihinde alınan kararla mülga kabul edilmiş (kaldırılmış) ve adadaki Rum çocukları ana dillerinde eğitime başlamışlardır”.

24/07/1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 1.bölüm 1.kesiminde “Topraklara İlişkin Hükümler” başlığı

“Madde 14 — Türkiye egemenliği altında kalan İmroz ve Bozca Adaları,
yerel yönetim ve kişi ve malların korunması konusunda, yerli
elemanlardan oluşan ve müslüman olmayan yerli halka her bakımdan güven
verici özel bir yerel yönetimden yararlanacaktır. Bu Adalarda güvenlik
ve düzen, yukarıda sözü geçen yerel yönetim eliyle yerli halk arasından
toplanan ve yerel yönetimin emrinde bulunan bir polis tarafından
sağlanacaktır.

Rum ve Türk nüfus mübadelesine ilişkin olarak Yunanistan ile Türkiye
arasında yapılmış ya da yapılacak bağıtlar İmroz ve Bozca Adaları
halkına uygulanmayacaktır”.

Yorgo Demir

*Yazinin kisa hali 825 no lu 03/02/12 tarihli Agos'ta mevcuttur...